İstanbul şiirleri

Son Güncelleme: 07.04.2021 05:47

En Güzel İstanbul şiirleri kısa sayfamızda, amatör ve ünlü şairlerden İstanbul ile ilgili şiirleri bulabilirsiniz.

Arif Hikmet Par Bizans göründü karşıdan şiiri

Geldik surların önüne,
İçimizde garip bir sevinç
Tamamlamışız vuslatın tadını
Böyle hiç.

Yeditepe kardeş kardeş gülümser,
Boğaz’ın mavi rüzgârları,
Bir esinti sarhoşluğu içinde
İstanbul sizin der.

Elbet bizim olacak İstanbul,
İnanmışız,
Denizlerden, dağlardan, ovalardan gelen
Bu nurlu bahar içinde yıkanmışız.

Temiz ellerimizde açacak,
İstanbul çiçek çiçek.
Şimdi surlar önünde dalgalanan bayrak,
Yarın Bizans göklerine yükselecek.

Arif Hikmet PAR

Fazıl Hüsnü Dağlarca Fetih zamanı şiiri

Havanın mavisinde, denizin yeşilinde
Bir türkü, Orta Asya’dan beri duymuşuz.
Anamızın sütünden bayraklara kadar
Yüce fetihle büyümüşüz.

Yakmış gecemizi yıldızlar
Burçlardan yana uyanmışız.
Bir yazı gibi tepeler alnında
Yazılmışız, silinmişiz.

Nur ile kuvvet ile aşk ile
Kaderin büyüsünü bozmuşuz.
Görmüşüz suretini güzelliğin
Koca feleklere görünmüşüz.

Cihanın yarısı gök;
Önünde şehit şehit durmuşuz,
Cihanın yarısı İstanbul
Almışız.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

Ender Şahin İstanbul şiiri

Benden öncede sana aşık olanlar vardı
Benden sonrada oldular.
Ne aşklar yaşandı sende,
Ne aşklar son buldu yine sende.
Hiçbir güzel senin kadar sevdiremedi kendini,
Hiçbir sevgili unutturamadı seni.
Rüzgarın birbaşka eser akşamlarında
Sonbahar bir başka sarıdır yapraklarında
Yedi tepen gelinlik giyer kışlarında
Çiçekler erken açar erik ağaçlarında
Yazı yaşayamaz olsamda kıyılarında
Sen benim ilk ve son aşkımsın İSTANBUL..

Ender ŞAHİN

Orhan Veli Kanık İstanbul Türküsü şiiri

İstanbul’da, Boğaziçi’nde,
Bir garip Orhan Veliyim;
Veli’nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde.
Rumelihisarı’na oturmuşum,
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanıyor hicran yaşları;
Edalım,
Senin yüzünden bu halim.
İstanbul’un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş, bana ne?
Sevdalım,
Boynuna vebalim!

İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim.
Bir fakir Orhan Veli;
Veli’nin oğlu,
Tarifsiz kederler içindeyim.

Orhan Veli KANIK

Ender Şahin İstanbul’umu özlüyorum şiiri

Anıların Koynunda bir sevda yaşıyorum
Dantel işlemeli perdelerin pencerelerini süslediği
Naftalin kokusu ile çiçek kokularının kucaklaştığı evleri olan
Arnavut kaldırımlı sakakların
Ahşap direklere takılı lambalarla aydınlatıldığı
Sabahları kumru sesleri ile uyandığım
Bahçe duvarlarından sarkan hanımellerine dokunduğum
İstanbul’umu özlüyorum.

Ender ŞAHİN

Ali Asker Barut Kızkulesi şiiri

Denizin ortasında
Uykusu kaçmış bir gemi
Bütün ışıklarını açıyor
Uzaktan çapkın çapkın
Göz kırpıyor deniz feneri
Ay doğuyor, sandallar toplanıyor bir araya
Kaçın kurası Üsküdar vapuru
Saat başı görücü gönderiyor
Güvertesinden bir kuşu
Onunsa derdi başka bambaşka
Her şairle ayrı
Adı çıktığından beri

Ali Asker BARUT

İbrahim Minnetoğlu İstanbul’un fethi şiiri

Aştık geçilmez dağlar üstünden
Öyle vakur, öyle heybetli
Vardık ot bitmeyen vadilere
Ayağımız değdi yeşerdi!

Gönlümüzde büyüklüğü Asya’nın
Yıktı köhneliğini orta zamanın
Zamanın karanlığı ortasında
Şimşek örneği parlayan kılıcımız
Nur yağdırdı aydınlık yeni günlere
Eskilik, karanlık düşüverince yere,
Dağlar, denizler misali,
Yol verdi gemilere!

Sustu kulakları tırmalayan çan;
Burca bayrak dikince Ulubatlı Hasan!

İbrahim MİNNETOĞLU

Necip Fazıl Kısakürek canım İstanbul şiiri

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canim;
Vatanim da vatanim…
İstanbul,
İstanbul…

Tarihin gözleri var, surlarda delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik…
Bulutta saha kalkmış Fatih’ten kalma kir at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat…
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakısta o mana: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı olum, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet…

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul…

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir katibi mi…

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul…

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef isler!
Yedi renk, yedi sesten şayisiz belirişler…
Eyüp oksuz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, ucan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

Gecesi sümbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul.

Necip Fazıl Kısakürek

Ümit Yaşar Oğuzcan İstanbul şiiri

Evin içinde bir oda, odada İstanbul
Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul
Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı
Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul
Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm
Çekmeğe başladı, oltada İstanbul
Bu ne biçim su, bu nasıl şehir
Şişede İstanbul, masada İstanbul
Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık
Bir yanda o, bir yanda ben, ortada İstanbul
İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım
Nereye gidersen git, orada İstanbul.

Ümit Yaşar Oğuzcan

Faruk Nafiz Çamlıbel İstanbul Şehremini Cemil Paşa’ya şiiri

Bütün hayatı uyur bir sema-yı mühmelde
Geniş ufukları efsanevi hikayelerin
Tasavvur ettiği gökler kadar beyaz, narin,
Minarelerle müzeyyen, sevimli bir belde…
O mai dalgaların bu sesiyle perverde
Sevahilinde güler ruhu başka bir denizin,
Gezer bu levhaya ait bir ihtiram-ı hazin
Melul hisli mükedder nazarlı gözlerde.
Bütün bedayi’-i ezman, nefais-i a’sar
Bu mai çehreli İstanbul’un beyaz ve uzun
Ufuklarında bulur penah şi’r ü füsun
Dalınca gözlerim ağlar bu hüsn-i sakinde;
Bu beldenin uyuyan bir başka güzellik var
Bütün tulu’ ve gurubunda, subh u leylinde

Faruk Nafiz Çamlıbel

Nazım Hikmet İstanbul’da şiiri

İstanbul’da, Tevkifhane avlusunda,
Güneşli bir kış günü, yağmurdan sonra,
Bulutlar, kırmızı kiremitler, duvarlar ve benim yüzüm yerde su birikintilerinde kımıldanırken,
Ben, nefsimin ne kadar cesur, ne kadar alçak,
Ne kadar kuvvetli, ne kadar zayıf şeyi varsa hepsini taşıyarak;
Dünyayı, memleketimi ve seni düşündüm.

1939 Şubat, İstanbul Tevkifanesi

Nazım Hikmet

Abdülhak Hamid Tarhan İstanbul düşman istilası altında iken Çamlıcada şiiri

Hey Çamlıca mehtabı ne olmuş sana öyle?..
Küskün duruyorsun.
Bir şey kuruyorsun.
Seyrinle ıyan et bana, ilham ile söyle:
Aksetmede âlâm-ı vatandan mı bu halet?..
Anlat; bu tahavvül neye etmekte delâlet.
Vaktiyle ederken bu havâliyi zılâlin
Bir sâha-i nilî.
Ey neyyir-i leylî,
Matem döküyor arza bugün bedr ü hilâlin
Bir şeb ki, zîrinde küsûfun,
Seyrangehi olmakda tuyûfun.
Mâzîden esip gelmede bir nevha-i vâveyl..
Bir âh-ı müebbed.
Hangi güneşin mâtemidir zulmetin ey leyl,
Ey şi’r-i muakkad
Yıldızlar olur bence meâlin gibi nâ-yab
Atîde görünmezse o mâzideki mehtâb
Olmazdı sabahın da yarın gülmeye meyli
Pîşinde bu dîdar-ı mahûfun.
Kartallara baktım düşüyorlar yere bi-ta’b;
Oldum sanıyordum Melekü’l Mevt ile hem-hâb.

Abdülhak Hamid

Attila İlhan İstanbul ağrısı şiiri

Kanatları parça parça bu ağustos geceleri
Yıldızlar kaynarken
Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
Sen
Eğer yine İstanbul’san
Yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
Pançak pançak şiirler tüküreceğim
Demek yine ben
Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
Yahudi sokaklarını aydınlatan Tel Aviv şarkıları
Mavi asfaltlara çökmüş
Diz bağlıyor
Eğer sen yine İstanbul’san
Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
Sirkeci Garı’nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa’dan
Anadolu üstlerine bakıp bakıp
Ağlayan
Sen eğer yine İstanbul’san
Aldanmıyorsam
Yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine senin emrindeyim
Utanmasam
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
Kendimi yani şu bildiğim Attila İlhan’ı
Zehirleyebilirim
Sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
Tarla başı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
İmtihan çığlıkları yükseliyor Üniversite’den
Tophane İskelesi’nde diesel kamyonları sarhoş
Direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler
Uykusuz dalgalanıyor
Ulan İstanbul sen misin
Senin ellerin mi bu eller
Ulan bu gemiler senin gemilerin mi
Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
Liman liman götüren
Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
Neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
Antenlerinden
Neden
Peki İstanbul ya ben
Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
Gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu Abbas
Ya benim kahrım
Ya senin ağrın
Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
Çaresiz zehirle kusan çılgın bir yılan gibi
Burgu burgu içime boşalttığın
O senin ağrın
O senin
Eğer sen yine İstanbul’san
Yanılmıyorsam
Koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine
Satır satır okumak istediğim
Sen
Eğer yine İstanbul’san
Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
Ulan yine sen kazandın İstanbul
Sen kazandın ben yenildim
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine emrindeyim
Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
Hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
Yanılmıyorsam
Sen eğer yine İstanbul’san
Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
Kaç kere yazdım kim bilir
Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylül’ünde birader mırc ve ben
Sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
Sana taptık ulan
Unuttun mu
Sana taptık.

Attila İlhan

Nizami Sunguroğlu İstanbul şiiri

Nice büyük komutan tutuştu senin için.
Almak için mevlaya yalvardı için için.
Nasip oldu sonunda, O muhteşem Fatih`e
O büyük zafer ile damga vurdu tarihe.

Yedi tepe üstüne kurulan koca şehir.
Sana kavuşmak için olmuştuk koca nehir.
Allah, Allah diyerek, atıldık yedi koldan
Gemileri yüzdürdük, dağ tepe susuz yoldan

Kaptı şanlı sancağı çıktı Hasan surlara.
Siper etti güğsünü, o zalim okçulara.
Bir Hasan binler oldu, atıldılar ileri
Şehit olmak dileği, Fatih`in şanlı eri.

Koskoca İstanbul`u hediye ettin bize
O muhteşem günde atı sürdün denize.
Her biri bir Fatih`ti kahraman askerlerin.
Büyüdükçe büyüdü, isimsiz neferlerin.

Çağ atlattın dünyaya İstanbul`u almakla
Bir er gibi savaştın, kalbindeki bayrakla.
Bu yüce savaş için, feyz aldın Peygamberden
Kalkta bak koca Fatih, yattığın o yerinden.

Boğaza gerdan taktı, torunların sonunda.
Adını senden aldı, inci gibi boynunda.
Göklere yükseliyor, Sinan`in eserleri.
Bir rüya gibi hala, İstanbul`un her yeri.

Nizami Sunguroğlu

Ziya Osman Saba İstanbul şiiri

Seni görüyorum yine İstanbul
Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan
Minare minare, ev ev,
Yol, meydan.

Geliyor Boğaziçi’nden doğru
Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,
Mavi sular üstünde yine
Bembeyaz Kızkulesi.

Bir yanda, serin sabahlarla beraber,
Doğduğum kıyılar: Beşiktaşım.
Baktıkça hep, semt semt, yer yer,
Beş yaşım, onbeş yaşım, ah yirmi yaşım!

Durmuş bir tepende okuduğum mektep,
Askerlik ettiğim kışladır ötesi.
Bir gün bir kızını benim eden
Evlendirme dairesi.

Benim de sayılmaz mı oralar?
Elimi tutar gibi iki yanımdan,
Babamın yattığı Küçüksu,
Anamın toprağı Eyüpsultan.

Önümde, açık kollarıyla boğaz,
Çengelköy’den aktarma Rumelihisarı.
İstanbul, İstanbul’um benim,
Kadıköy’ü, Üsküdar’ı…

Gün olur, Köprü ortasında durur
Anarım, Adalar’da çamların uykusunu.
Gün olur, Beyoğlu’nu özler içim,
Koklamak isterim Tünel’in kokusunu.

Bulut geçer üstünden,
Gemi gelir yanaşır
Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar,
“İçi dolu çamaşır.”

Göğünde tanıdım ayın ondördünü.
Kırlarında bilirim baharı,
Herşey içimde, herşey,
İstanbul yadigarı.

Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle,
Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir.
Ey doğup yaşadığım yerde her taşını
Öpüp başıma koymak istediğim şehir!

Ziya Osman Saba

Emrah Ceylan sevgili İstanbul şiiri

İstanbul`um, nazlı yârim:
Yedi Tepeli gözlerinin şehveti,
Bakışlarından `boğaz`ına uzanıyor.
Boğazın iyi yüzü, dünyanın iki sûreti…

Beyoğlu`nda keyifli bir gece; içtiğim kadehsin.
Yudumlarken şarabımı, öpüyorum dudaklarından.
Dudağımdaki kadehsin,
İçiyorum seni doyasıya..

Beşiktaş iskelesinden çaresizce seyrediyorum seni;
Seyrim Kadıköy`de iniyor,
Yürüyor umarsızca Bahariye`de; gecenin bir yarısı.
Bir göz, bir bakış arıyor, bulamıyor geçmişten…

Sarayburnu`ndan, eşsizliğini
Seyre daldığımda Ayasofya`ya nazır;
Martıların sesinde duyumsuyor,
Gözlerimle sevişiyorum seninle.

Sanki kendi evimin kara sularıdır Haliç,
Hasköy`den Piere Loti`ye uzanırken hissettiğim koku,
Sevgiliyle içeceğim çayın âdeta demidir.
Haliç`li çayın buğusu, teleferikle Eyüp Sultan`a salınmakta..

Galata Kulesinin üst katından
Seyrediyorum vücudunun en güzel yerlerini..
Prangalı mahremiyetinin `giz`lerini,
Yüreğimin derinliklerinde arıyorum.

Yaşattığın bunca acı, bunca keder;
O eşsizliğini unutturmana yetmiyor.
Bebek`ten Hisar`a uzanan bir pazar sabahı,
Güzelliğin, kahvaltıda bana eşlik ediyor.

Her sevgili,
Sende özdeşleşerek;
Sende onları, onların ruhunda seni görerek;

Yaşıyorum seni `İstanbul`…
Yaşıyorum seni `Sevgili`…
Mart 2007

Emrah Ceylan

Tayyip Atmaca İstanbul şiiri

Her gece düşümde gel diyen sendin
Geldim ve dayandım kendi kendime
Aradığım adresini terk etmiş
Kendinden korkan bir korkuluk oldum
Gelir geçer yağmur yüklü bulutlar
Çatlar dudakları susar İstanbul
Ağız ağız değil sözler yalama
Hangi yüzü insan hangisi şeytan
Bakınca insanı seçen göz nerde
Nerede yüreği hallaç olanlar
Tuttuğum taşlara yapışır elim
Kanatır dilini susar İstanbul

Parklarda yollarda canım çocuklar
Evine bir ekmek götürmek için
Çöpten boyunları çıt çıt kırılır
Beş yaşında Kadıköy`de sahilde
Darbuka morartır parmaklarını
İçini boğaza kusar İstanbul

Gündüz çeker gider dert gece başlar
İnsan ormanını bir çığlık yakar
İki hisar iki köprü su susar
Ara sıra toprak oynar yerinden
“Merdi namert yokuşunda vururlar”
Yarasına tuzu basar İstanbul

Taşrada gördüğüm İstanbul meğer
Değilmiş burada filim icabı
İçi başka dışı başka yakıyor
Dökülen ar namus kaldırımlardan
Sabrın sınırına gelir dayanır
Köprüde kendini asar İstanbul

Tayyib Atmaca

İlgili Makaleler

6 Yorum

  1. arkadaşlar bu çok güzel yamışllar en çokta ORHANVELİ’yiçok sevdim ya çok tebrik ederim….:D

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir