Widgetized Section

Go to Admin » Appearance » Widgets » and move Gabfire Widget: Social into that MastheadOverlay zone

Reklamlar

Ayrılık hikayeleri

Reklamlar

Ayrılık hikayeleri sayfasında yaşanmış ve gerçek ayrılık hikayelerini okuyabilirsiniz ve kendinizde ayrılıkla ile ilgili hikayeler yazabilirsiniz. Buyrun ayrılık hikayeleri;

En Iyi Arkadaşımla Yıktı Beni
Öncelikle anlattiklarimin hayalle falan bir ilgisi yada alakasi yok. Ben karadenizliyim almanyada yasiyorum. 18 yasindayim bir kızın peşinde 3 sene koştum şimdi siz küçük felan görmeyin gerçekten çok sevmistim eski sevgilim italyandi 1 buçuk sene var yok beraber olduk. Birde en iyi arkadasim vardi tabi ayni siniftaydik bir tek yedimiz ayri miğdeye gidiyordu sigaramizi bile paylasiyorduk o kadar kardes gibiydik kizla resmen iliskide bizi gördüğü bile oldu , okulda hatta bi ara eski kiz arkadisimin kiz kardesinin pesinde kosuyordu ne olduysa ben u 17 milli takim kampina türkiyeye gittim , gitmeden 1 hafta öncede amcam dediki bana bak oglum samsunlular hep kalles cikar italyanlar da hep o….. cikar ben tabi inanmadim , dedim ki ne diyorsun amca . Bana dediki oglum gel senle bi iddaa ya girelim , nedir amca dedim dediki bi hafta kizlan tartis 1 haftada en yakın arkadasinla , o kiz o erkekle seni aldatmassa ben almanyayi terk ederim dedi tamam dedim ailem kardeslerim hep oradaydi türkiye ye gitmeden bir hafta önce ikisiyle de öylesine amcamın dediği gibi tartisdim . Neyse türkiye ye gittim aradan iki hafta gecti cok yogun antreman yapiyorduk firsatim olmadi aramaya telefona da cikmiyordu canim sikildi bir pazartesi günü msn ye girdim diğer bir arkadasim olan murat la yazisiyordum bana diyorduki mustafa nasilsin felan dedim iyi niye nasil olabilirim ki yorgunum felan dedim nasi ögrendin dedi , dedim neyi öğrendim, bilmiyormusun dedi , dedim murat söle ya cildirtma beni dediki ben söyleyemem cikiyorum demeye kalmadı cikti arkadaslar yemin ediyorum o an ellerim ayaklarim öyle titriyorduki anlatamam yani allah kimsenin basina vermesin internet cafede arkadaslar dedi noldu felan mesaj attim baska bi arkadasa dedim ahmet cabuk msn ye gel iki dakika sonra geldi. Dedim bana herseyi anlat dedi ya korkuyorum lütfen dedim simdi anlatmassan ucaya atlayip gelir hepinizi öldürürüm dedim yazmaya kalmazken dediki , o en iyi arkadasin adini söylemek istemiyorum sen gittikten 2 gün sonradan beri seninkiyle cikiyor arkadaslar o anki duyguyu gercekten allah kimsenin basina vermesin ben adeta ellerim titredi daha yazamiyordum hemen aradim kizi telefonu acikti fakat cikmiyordu o pislik yanindaydi almanya kartini soktum bir daha aradim caldi iki üc kere evet diye cikti telefona söyledigim aynen suydu sakami yoksa dalgami geciyorsunuz benle dedim bana dediki daha beni arama erkek arkadasim buna izin vermiyor inanirmisiniz o laf okadar zoruma gittiki kapattim telefonu dogru ilk ucakla gittim sabirsizlikla bekliyordum o ani eve girmeden hemen kizin yanina gittimki bir de nasıl manzarayla karsilastim ikiside sarilmis vaziyette duruyorlardi tabi gördüler beni baktilar kiza baktim sadece gittim suratina tükürdüm ve o an cocuğa söyledim tek kelimede sana tesekkür ederim oldu o an bana vurmaya kalkti yana cekilip bi gecirdim onaki ayni anda yere düsmesi bir oldu o anda bir de tekme atip arkama bile bakmadan çıktım gittim. Bu olay gercekten saka falan degil yasanmis bir olay , hic bir zaman ailenden baskasina güvenme bunu unutma istersen 30 sene beraber ol ama genede güvenme !
—-

Beni Aldatmasına Rağmen Hala Aklımda
Onunla messenger da bir arkadaşım sayesinde tanıştık resmini ilk gördüğümde etkilenmiştim ondan saatlerce resmine baktığım zamanları hatırlıyorum tabi o benden habersizdi onu hiç görmemiştim daha önce ama sevdiğimi sanmıyordum sadece ilgiydi yani öyle düşünüyordum. Nickine her iki günde bir başka kız ismi yazardı. O an çok kıskanırdım sonra birgün bana benimle çıkarmısın seni seviyorum dedi kafam çok karışmıştı hiç görmediğim biriyle çıkma fikri kafamı karıştırmıştı ama ona hayır diyemiyordum. Sonra görüşme teklifini kabul ettim. Bir parkta buluştuk ve çıkmaya başladık o kadar mutluydum ki uçuyordum :) 5 ay kadar olmuştu çıkalı onu öle çok seviyordum ki o benim ilk aşkımdı ilk sevdiğim . ilk elimi tutan ilk gözlerine bakmaya doyamadığımdı. Bunlar sadece benim ona hissettiklerimdi ben onun için herşey değilmişim. Okula gidip gelirdim ilk zamanlar her iki günde bir okul çıkışına gelirdi sonra bu süreler 4 güne 1 haftaya 2 hafta sonra 1 aya yayıldı. Onu çok merak etmeye başlamıştım bir gün telini kapatmış 2 gün kadar ulaşamadım ona o kadar merak ediyordumki bişey mi oldu hasta mı diye kış günüydü. Hava kararmıştı daha fazla dayanamadım annemden gizli onların oturduğu yere gittim boğazını ağzına kadar kapatan bir atkı vardı boğazım ağrıyor dedi üzüldüm sarıldım gözlerim doldu onun canının acıdığını hissedince fazla vaktim olmadığından yarım saat sonra tekrar eve gitmek üzere otobüse bindim . Eve gitmeden önce kontör aldım beni daha öncede bi kere aldatmıştı bi kızla öpüşmüştü 3-4 gün barışmak için çabaladı seviyordum daha fazla dayanamadım affetmiştim. Neyse kontör aldım aradım onu nasılsın falan ona da kontör gönderdim saatlerce konuştuk sonra aklıma birden beni bi daha hiç aldattı mı acaba diye bir soru takıldı sordum ? Sustu , cevap wermedi nasıl aldatma dedi senle çıkarken kimseyle çıkmadım dedi ama ben onu sormadım ki beni aldattın mı bi daha diye sordum dedim sonra sana yalan söleyemem öpüşmeler sarılmalar oldu dedi sonra hani o gün geldiğimde boynumda atkı vardı ya dedi ben o gece bi kızın evinde kalmıştım o atkıda kızın öptüğü yer kızardığı için sen görme diye kapattım dedi o an duyduğum acıyı anlatmam imkansız gecelerce uyuyamadım ben onu çok severken sadece onu düşünürken onun için göz yaşı dökerken o başka kızın kollarındaydı ben hiç mi aklına gelmemiştim ama onu hala çok seviyordum 1 ay ayrı kaldık ama dayanamıyordum her dakka onu görmek istiyordum affettim yine özür diledi. 8 – 9 ay olmuştu çıkalı onu her geçen gün daha fazla severken o her geçen gün beni daha fazla bunaltıyordu bu sevgiden değildi daha sonra onun hakkında bi dolu yeni şey daha öğrendim benim messengerimdeki kız arkadaşlarıma cam açtırması msn in de 800 tane kız olması onların bi çoğuyla aşkımlı konuşmaları falan bunlar daha sölediklerim www.Nazlim.net söylemediklerimde var o kadar aptalmışım ki ben onu tutkuyla severken onun beni düşünmemesi beni kahretti sonunda ondan ayrıldım bi daha hiç barışmamak üzere 6 ay sonra başka biriyle çıkmaya başladım şuan çıktığım bana gerçekten değer veren birisi o bunu öğrendiğinde bana yine mesajlar attı sensiz yapamıorum diye ama çıkardım onu hayatımdan desemde hala içimde var o benim ilk aşkımdı ben onun için her ne kadar diyer kızlarla aynı olsamda ..
—–

Unutmalıyım Seni
Daha 17 yaşındaydım her lise öğrencisinin başına geldiği gibi okul banada çok anlamsız geliyordu. Ta ki onu görene kadar. Biliyorum benden yaşça büyüktü bu içimdeki anlamsızca sevgiyi bende anlamamıştım. Ama onu görünce napıcağımı bilemiyordum onun da bizim okulda işi olduğu için sürekli okulumuzdaydı. Onu belki görmesem unuturdum ama sürekli etrafımda olduğu için unutumamıyordum. Benden yaşça büyük olduğu için arkadaşlarım falan ters tepki veriyorlardı ama napıyım onu çok seviyordumki en yakın arkadaşlarımın dedikleri bile beni ilgilendirmiyordu. Birgün okulda dersimiz boştu arkadaşlarımızla beraber okulda msn açmaya karar verdik açtığımda sevdiğim çocuğun dükkanının yanında çalışan bi arkadaşımdan msnsini istedim o gidip onun adresini aldı. Bende ekledim o an açıkmış kabul etti ve msn de de olsa onun yüzünü göremeden de olsa onla ilk defa konuşmuştum ve o kadar mutluydumki ona herşeyi söylemek geliyordu içimden. Biraz konuştuktan sonra benimle buluşmak istediğini söledi ve bende büyük bi istekle kabul ettim gittim 2 dakikada olsa onunla ilk defa yüz yüze bakarak onun yeşil gözlerinde kaybolduğumu hissetmiştim sonra birbirimize telefon numaralarımızı verdik ve konuşmaya başladık ama o ilk buluşmamızda benden önce 2 kişiyle daha buluşmuş ve bende salak gibi o gün onu sevdiğimi fakat utandığım için artık sevmediğimi sölemiştim ama biliyorumki kendimi kandırdım artık sadece arkadaşız ama o benim için ulaşılamayan imkansız tek aşkımdı. o bizi arkadaşız gibi görüyo ama ben içimde ona karşı hissettiğim büyük aşkı bi türlü silip onu arkadaşım olarak kabullenemedim sizce ne yapmalıyım ki bu aşkı kalbimden silip atayım..

—–

Terkediliş
“ Söylediğim herşeye bir eleştiri buldular . Eleştiriye karşı olduğumdan değil ama aralarında beğenileceğine emin olduğum laflarım da vardı . Görmediler …
Doğduğumdan beri , yani kendimi bildim bileli , hep bir yerlere gelmek istedim ama bunun için birşey yapmadım farkındayım . Ama bu benim suçum olmamalıydı . Sonuçta kaderimde yazanı yaşıyorum …
Asırlar ötesinden benim ne şekilde yaşayıp öleceğim belliydi . Tembelliğimle alakası yok , işime gelen bu … Ne yapsaydım ? Bu duruma açıklık getirmem gerektiğimde savunma aracım olarak Tanrıyı kullanamıyacaksam ,neden iyi bir yere geldiğimde şukurler olsun dıorum ???
Geldiğim nokta benim suçum değil . Elimdeki kalem , önümdeki kâğıt ve aklımdan geçen herşey , benim değil . Tanrının zevkinin bir tabiriyim , hepsi bu
Yoldan sapıp kötü yola gireceğimin bile yazılı olduğu bir kitap var … Şeytan ` a sağladığım uyumun , Tanrı `ya olan saygım ve sadakatim ve sevap kazanmak için sevap kazanma sinsiliğinde verdiğim sadaka yüzünden , içten pazarlıklılığımdan dolayı günah yemem …
Keşke bilmeden yaşasaydım herşeyi . Duyguların daha adları bıle konulmadan aşık olduğumu hissetseydim ve ben koysaydım adını “` in “ die aşkın . Tüm dogamda saklanabileceğim tek yer anlamında . “ diyerek kendisini terketmeye hazırlanan eşini etkilediğini sandı yetmişlerinde haala gençliğini yaşayan delikanlı . Ne diyeceğini bilemeyen kadın , hayata bu yaşta bile suç atabilen bu günün yeni , geleceğin eski kocasına son bikez baktı ve bavulunu alıp kapıdan çıktı ..
—–

Tut Ellerimden
-Git bakalım Selen, git! Ne oldu yani sana biraz bağırdımsa. Bilmiyormusun sanki benim sinirli bir adam olduğumu. İş yerimdeki sorunlarımı da biliyorsun. Kaç zamandır müdürle düşman gibiyiz. Bumu yani sevmek? Tamam, geçen gün çok sinirlendim, sana ağır laflar söyledim. Ama idare edeceksin beni. Her evde olur bunlar. Sen bu evin kadınısın, katlanacaksın bazı şeylere. Çocuğu da aldın götürdün annene. İyi mi oldu yani şimdi? Selen bak! Eğer böyle inat etmeye devam edersen bu yuva dağılır sana söylüyorum. Bir daha da beni bulamazsın..

-Ahmet, mektubunda bana katlanacaksın diyorsun. Yazıklar olsun sana! Bunca sene senin bitmek tükenmek bilmeyen sinirine, bundan dolayı sürekli kavga çıkarmana göhüs geren ben değil miydim? Ama artık dayanılacak gibi olmadığının farkında bile değilsin. Hadi kendimi geçtim, alıştım sana. Ya Can? Daha sekiz yaşında. O’nun önünde her gün ettiğimiz kavgalardan çocuğun ne kadar üzüldüğünün farkında değil misin? Eğer bu yuva dağılacaksa bil ki benim yüzümden değil, senin öfkene hakim olamadığın içindir. Bir daha beni bulamazsın demişsin. Ahmet ben çok düşündüm. Sen kendini değiştirmedikçe bizim o evde asla huzurumuz olamaz. Ve artık ben senle sürekli kavga etmekten, usandım. O yüzden bir daha sana dönmeyi asla düşünmüyorum.

-Selen, bugün senin ve Can’ın benden gidişinizin dördüncü ayı. Bir gün çekip gideceğini hiç düşünmedim. Gidersen de üç beş güne dönersin dedim. Sizden sonra ev çok sessiz. Ölüm sessizliği gibi. Selen galiba sen haklıydın. Ben gerçekten sana çok haksızlık ettim. Bu arada her şey ardınızda bıraktığınız gibi. Bir ben değiştim sadece. Sizden sonra, en yakın arkadaşım Alkol oldu. Senin ve oğlumun hasretini ancak böyle söndürüyorum. Bu arada işten de atıldım. Alkolik ve kendini kaybetmiş birin istemiyorlar. Bütün gün evdeyim. Gecelerim, gündüzlerim birbirine karıştı. Bazen duvarlar üzerime üzerime geliyor, boğuluyorum. Kaç zamandır saçımı, sakalımı da kesmiyorum. Annem emekli maaşından yardım ediyor bana. Zaten masrafım yok. Boğazımdan sizsiz bir tek lokma geçmiyor. Tek masrafım sevgili dostlarım içkim ve sigaram. Akşamları Can’ın resmine bakıyorum. Bende kalan, o minik yeleğini öpüp kokluyorum. Can’ı çok özledim biliyormusun? Hep odasında yatıyorum kokusunu içime çekmek için. Dün O’nun okuluna gittim uzaktan da oğlumu göreyim diye. Ve gördüm onu. Gördüm canımın içini. Arkadaşlarıyla birlikte gülüp oynuyorlardı. Bilmiyorum ben aklında varmıydım? Koşup ona sıkı sıkı sarılmak istedim. O süt kokusunu koklamak istedim. Yüzümü yüzüne değdirmek istedim. Yapamadım. Benim bu perişan halime üzülmesini istemedim. İçim yana yana O biricik canımı seyrettim. Kah mutluluktan ağladım. Kah hasretinden hıçkırıklara boğuldum. Sizi çok özledim anlıyormusun? Lütfen dönün artık! Sizden sonra evdeki bütün çiçekler soldu .Kuşlar bile pencereye gelmez oldu. Her kez biliyor artık bu evde Can yok, Sen yok, hayat yok…

-Ahmet, bütün bunlara benmi neden oldum? Allah’ının aşkına söyle. Neden bana bu mektubu yazıp beni daha da acılara boğuyorsun. Sanıyormusun ki ben o evden çıktıktan sonra eteğime zil takıp oynadım. Biliyorsun senle ne kadar tartışsak da, ben en güzel günlerimi o evde yaşadım. Sende gözümü açtım ben. Ben, sende çocuk oldum. Kadın oldum. Ana oldum. Sanma ki evliliğimize vefasızım. Sanma ki her şeyi içimden bir kerede söküp atabildim. Hele, Can.. Çocuk rüyalarında hep “Babam, Babam diye sayıklıyor. Her gece senin resmini öpmeden, sana “iyi geceler babacım” demeden yatmıyor. Hangi ana ister yuvası dağılsın. Ahmet, seni severdim, hem de candan bilirsin. Gene içimde başkasın. Ayrıldık diye ne olur kendini bırakma. Kendine yazık etme. Bizleri de burada daha fazla kahretme.

-Selen, Selenim. Sana iyi haberler vermek istiyorum. Bilmiyorum bu saatten sonra, yani beş aydan sonra kıymeti varmı senin için. Alkolü bıraktım artık. Kendime bir işte buldum artık. Bu arada psikoloğa da gidiyorum, sizi benden koparan şu kahrolası sinirli halimden kurtulmak için. Selen, yalvarırım gelin artık. Başka ne yapmamı istersen söyle, inan yaparım. Tut artık ellerimden anlıyormusun. Yalvarırım tut ellerimden.

-Canım babacım benim. Canım babacım. Çok mutluyum artık. Annem valizlerimizi toplamaya başladı. Bu hafta sonu yanına geliyoruz. Bir daha senden hiç ama hiç ayrılmayacakmışız…
—–

Gecenin Sahih Yüzü
Seslenebilmek için içimdeki yas ağıtlarına ihtiyaç duymayacağım. Çünkü göz yaşı yalandan daha güçlü ve belirsizlik taşıyor bu gece. Seslenebilmek içimdeki boşlukların farkındalığını sağlamaktır sadece. Bu geceye kadar içimde varolanları bir bir sundum sana. Geriye bu boşluk kalmıştı. Anlamını bilmediğim bir boşluk aynı zamanda. Karşısına geçip acı acı bakıyorum sadece. Bilmiyorum, bu boşluğun farkında mısın? Fakat, pis bir boşluk…anlam veremediğim, ismini koyamadığım bir boşluk…

Şair der ki… “Aslı yokmuş dinlediklerimizin”… Bu mısra hayatımın özeti gibi sessiz gecede iyice anlamını yüzüme vuruyor.
Bir suskunluk kaplıyor içimi. Bilgece susmak geçiyor içimden. Hiçbir şey duymuyorum sanki. Ben yokum, seni hiç tanımadım sanki…anlamsız nöbetlerim depreşiyor…

Mürekkebi bitmiş bir kalem gibiyim. Seni yazmak geçiyor içimden; yazıyor, yazıyorum bir şey çıkmıyor ortaya… ve bilgece susuyorum. Sonumun geldiğini biliyor, boynuma ip geçirmeni bekliyorum.
Paul Ree Lou’ya der ki: “Merhamet et, beni arama!” bu sözler takılıyor aklıma bu gece. Fakat istemiyorum. Seninle olmak, senin yanında olmak mutluluk veriyor bana. Hayata bağlandığımı hissediyorum. O zaman geleceği durmadan doğuruyorum. Boy boy düşlerim oluyor. Fakat sen ölüyorsun! Ölmene anlam veremiyorum. Sanki benim yüzüm, benim soluk alıp vermem seni canlı kılıyor. Ama istiyorum ki senin sana ait nefesin olsun. Bu nefesten bana da üfle ki öldüğüm sanılmasın.
Günahı hissetmemek aşkı hissetmemek gibiyse ben sana aşığım. Çünkü seninle günah işlediğimi hissetmiyorum. Sadece senin yanında duruşumun yalan olduğunu hissediyorum. Seni sevdiğimi söylerken yalana yakalanmış bir hasta gibi duruyorum. Sanki sana otomatik yalanlar sunuyorum. Böyle duygular hissetmemi anlamıyorum. Bu anlamsızlığı benim içindeki boşluğa yüklüyorum. Fakat bu suç o kadar büyük ki bu boşluk tam karşılamıyor bunu. Bu boşluğu birazda sen oluşturuyorsun gibi. Belirsiz dünyalar gözlerinden yansıyor bana. Bu cesaret veriyor aslında, yalanlarımın yüzü az da olsa gerçekleşiyor böylece… fakat bunları bu yazdıklarımı sevmiyorum… bir boşluk işte, içimi kemiren bir boşluk… hiçbir şey hissetmemenin adı belki de…
Heyecansız bir adamın titremeleri sahihse bu yazdıklarımda sahih. Gecenin bu vaktinde oturup bunları yazdım. Hiç uğraşmadım. Bu yazıyı temize çekmeden vereceğim sana.
Bu bir ayrılık mektubu değil kesinlikle. Ayrılma duygusunu hiç hissetmiyorum. Sadece bir boşluk… sessiz bir boşluk… belki de yüzümüzün yankısı… beni sevdiğini söyleyen gözlerin boşluğu…
Sana seslenmeye çalıştım. Gözlerimden süzülen bir damla olmanı istedim… uzandığımda yas ağıtlarının uğultusu hala kulaklarımdaydı, sevgilim.
—–

Onları Sevgileri Ayırdı
Metin’in ömrü gurbette geçmişti. Doğuştan sevda adamıydı. Tanrı onu sevgilerin en sınırsızı ile donatmıştı. Ancak uzun ömründe aradığını bir türlü bulamamıştı.
Bir gün rastlantı sonucu Ayla’nın bir resmiyle karşılaştı. Gördüğü anda hayran kaldı. İçinden ‘’İşte bu. Yıllardır aradığım bu…’’ diye düşündü.
Araştırmaya başladı. Buldu Ayla’yı bir gün. Ancak, Ayla derin üzüntüler içindeydi. Dünyaya küsmüştü. Gözyaşları yanaklarından süzülürken Metin dayanamadı.
–Üzülmeyin lütfen dedi. Sizin için ne yapabilirim? Her zaman yanınızdayım. Söylemeniz yeterli.
Ayla:
–Teşekkür ederim abi, diye yanıtladı.
Diyecek söz bulamadı Metin. Adresini bırakarak ayrıldı. Ne yapıp etmiş, Ayla’nın o resmini ele geçirmişti. Her akşam o resme bakmadan yatmazdı. Ancak çaresizdi. Çünkü, Ayla ona ‘’abi’’ demişti.
Bahtına küstü Metin. Edebiyat ve müzikle uğraşırdı. Teselliyi yazılarında aradı. Yazdı durmadan. Yazdıklarını çeşitli yerlerde yayınladı. Zamanla tanındı. Saygı duyulan bir üstat olarak isim yaptı.
Ne yapsa teselli bulamıyordu.
Bazı geceler içiyordu. Şarkılar eşliğinde içtikçe daha çok efkârlanıyor, efkârlandıkça daha çok içiyordu. Çok zaman sabah güneşi doğarken yatağa girmekteydi.
Böylece aradan iki yıldan fazla zaman geçti.
Bir akşam yine hüzün bastı Metin’i. İçmeye başladı. İçtikçe düşündü. Düşündükçe içti. Bu kara sevda böyle çekilmezdi. Sonunda derdini Ayla’ya açmaya karar verdi. Uzun bir cep telefonu mesajı yazarak gönderdi hemen. Çünkü, bekletse ertesi günü asla gönderemeyeceğini biliyordu. Mesajında derin sevgisini, hüzünlerini, çaresizliğini anlatmıştı…
Ayla çok duygusaldı. Mesajı okuyunca önce şaşırdı. Sonra acıdı Metine. Aradı ve uzun uzun konuştular. Daha çok Metin konuştu. Sevgisini anlattı her sözünde. Ayla mesafeli duruyordu devamlı.
*
Ertesi günü sabahı Metin uyanmıştı. Akşam sarhoş kafayla yaptıklarını düşününce utanmaya başladı. Ben ne yaptım diye pişmanlık duydu. Ayla’ya içinde ne varsa pat diye dökmüştü. Şimdi Ayla ne düşünürdü hakkında? Gün boyu pişmanlık içinde düşünüp durdu. Sonunda Ayla’yı aramaya karar verdi.
Ayla telefondaydı.
–Ayla hanım size akşam söylediklerim için utanıyorum. Sarhoştum. Sizi kırdımsa özür dilerim. Lütfen unutun ve beni affedin….
–Önemi yok dedi Ayla.
Aradan bir süre daha geçti. Bir gün yine karşılaştılar. Edebiyattan, şiirden, sevgiden konuşurken söz dönüp dolaşıp Metin’in o sarhoşluk anında söylediklerine geldi. Metin’in utanıp kızarmasına rağmen ayla;
–İnsan sarhoşken doğruyu söyler derler. Bence o akşam söyledikleriniz sarhoşluktan öte, doğru sözlerdi…
Metin itiraf etmek zorunda kaldı.
–Evet sizi yıllardır seviyorum. Kırmamak için de söylemiyordum. Yıllardan beri aşığım size.
Sohbet bu konu üzerinde uzayınca Ayla da bu sevgiye sevgiyle karşılık vermeye başladı. Dünyalar Metin’in olmuştu. Sevincinden kuş gibi hafiflemiş, havalarda uçmaya başlamıştı.
İki hüzün mahkûmu teselliyi birbirinin gönlünde bulmuştu işte. Gönül diliyle anlattıkları sevgileri sevdaya dönüştü. Sevda sınırlarını aştı. Sevda ötesi vazgeçilmez, yüce bir büyü halini aldı.
Metin Ayla’ya kendi adıyla hitap etmezdi hiç.
– Sen benim Leylamsın, ben de senin Mecnun’unum, derdi.
Ayla da her zaman aynı yanıtı verirdi.
– Eğer Leyla ile Mecnun yaşasaydı bizim aşkımıza gıpta ile bakar, bizi örnek alırlardı. Bizim sevdamız efsanelerin de çok üstünde… Anlatılmaz. Yaşanmadan bilinmez. Bu sevdayı anlatmaya sözlükler yetmez. Sen benim dünyamsın. Sensiz yaşayamam. Ölürüm inan…
**
Birbirlerini kendi gözlerinden sakınır hale geldiler. Görüşmedikleri zaman bunalıma giriyorlardı. Şarkılarla konuşur, şiirlerle söyleşirlerdi. Birbirlerine söyledikleri her söz bir sevda kitabına sığmayacak kadar anlamlı ve derindi.
Artık sık sık bir araya geliyorlardı. Göz göze bakışmak, el ele tutuşmak, Metin’in koluna girerek çarşı pazar dolaşmak Ayla ile Metin’in en büyük ve vazgeçilmez mutluluğuydu. Sadece bir arada olmaları yetiyordu onlara. Geleceğe umutla bakıyor, mutluluk planları yapıyor, kendi dünyalarına göre hayaller kuruyorlardı.
Ancak, Ayla Metin’i fena sahiplenmişti. Onu uçan kuşlardan bile kıskanır hale gelmişti. Her hareketinden farklı bir anlam çıkarıp, kıskançlık krizlerine girmeye başlamıştı. Metin’se Ayla’ya sonsuz güven duymaktaydı. Çünkü sevgisinden emindi. Onu gönül kafesinde narin bir kuş gibi düşünüyor, sevgisiyle beslemeye çalışıyordu.
Metin az çok ünlenmiş biriydi. Tanıdıkları çoktu. Duygu yüklü yazılarını okuyanlar onunla tanışmak ve sohbet etmek için fırsat kolluyordu.
Bazı hanımlar Metin’in çevresinde kelebek gibi uçuşmaya başlamıştı. Metin onlara gülümsüyor, içinden de;
–Boşuna dolaşmayın. Benim gönlüm dolu. Başkası bu gönüle sığmaz ve sığmayacak. Aylam bana ömür boyu mutluluk vermekte. Aylam bana yeter, diye düşünmekteydi.
Ancak gel gör ki, bunu Ayla’ya bir türlü anlatamadı. Ayla’da takıntı olmuştu kıskançlık. En küçük, sıradan bir olay onu tetikliyor, tartışmayı kavgaya taşıyor, bir türlü sakinleşmiyordu. Metin ne kadar anlatmak istediyse anlatamadı. Takmıştı kafaya Ayla.
Sevgi ikinci plana itildi. Nerdeyse her günleri kavga ve tartışmayla geçmekteydi artık. İkisinin de içine ateş düşmüştü.
Metin, Aylam artık bana güvenmiyor. Güvensiz sevda olmaz. Ona karşı hiçbir yanlış yapmadım ve yapamam diye düşünmeye başladı. Kendini anlatmaya ve bu boş tartışmaları bitirmeye çalıştı sürekli. Ne yapsa anlatmaya ve Ayla’yı ikna etmeye gücü yetmedi.
Oysa ki, uzun süreden beri tartışmalarına rağmen ikisi de birbirini taparcasına sevmekteydi hala. Sevdalarında hiçbir eksilme yoktu. Hatta artıyordu sevdaları. Ancak kıskançlık tartışmalarından sevdaya zaman ayıramaz oldular.
Her zaman alttan alan Metin de artık dolmaya başladı. Patlama noktasına yaklaşmıştı iyice. Bir tartışma sırasında da patladı birden.
–Yeter gülüm! Yeter artık!.. İşte ben gidiyorum, dedi birden bire.
Ayla sustu ama ok yaydan çıkmıştı. Metin nesi varsa topladı. Ayla’ya sadece;
–Hoşçakal gülüm dedi.
Ayla’nın içine ateş düşmüştü ama Metin de en azından Ayla kadar yanmaktaydı. Kaderin gözü kör olsun. Bir hiç uğruna, boş yere ayrılıyoruz diye düşünerek öfkeyle yürümeye başladı.
İçinde anlatılmaz bir kahır, hüzün ve ızdırap vardı. Bir ayağı gidiyor, öbürü gitmiyordu ama yola çıkmıştı bir kere. İyileşmez yaralar içinde, hüznün ve acının doruğunda, yavaş adımlarla ilerlerken dudaklarından bir meyhane şarkısı döküldü.

‘’Kederli şarkılar esir edemez.
Ağlarım sırrımı söylemem sana.
Mecnun leylasını böyle sevemez.
Ölürüm bir tanem dönemem sana…’’

Meçhule yolculuk böyle başladı. İkisi de birbirini sınırsız seviyorlardı. İkisi de bu yaradan kurtulamayacaklarını ve artık başka birini daha sevemeyeceğini biliyorlardı.
Onlar birbirlerini taparcasına sevdikleri için ayrıldılar.
—–

Susuz Çatlak Dudaklarıma Seni Anlattır
Susuz bir ölüm aldı aklımı.Kimsesiz hüznüm, yüzü.İster sus, ister konuş Hırçın, divane, yorgun bir güz’ümü.Ömrümü sebil etmişken zamana
Akreple yelkovan saplandı bağrıma düşlerin kara topraklarına sarıldım dünyadan usandım da mahşerde bile seni kuşandım
Yarım bir sözcüktü dilindeki adım sukut ile türkülerde kanadım ay düştü satırlarıma ve ben yazdıkça tükendim kendimde sana çoğalarak
kendimde azaldım…
Bilsen gözlerim ne zamandır boş ve ben hala yazıyorum, seni senden uzakta arayarak…
Her gün yeni baştan seni yazmaya çalışmaktır hayatımın anlamı. Her sabah birbirine aşık harfleri güneşli bir sen’e hazırlamaktır umudu giydirerek. Nice sevdaları kaybetmiş yüreğimle yazdıkça sevmek seni ve sevdikçe yazmak bitimsizce. Ayak izlerinde sürüklenen yaprak misali hayaline çarpıp kendine geri dönen bir alın yazgısına darılmak, an’a sarılmak; sevda yankısı ve belki de bir yürek yangısı gibi hislerine bağlanmak.Alçak gönüllü yapraklarımla savrularak, her akşam sarmaş dolaş karşılamak mümkün olsaydı seni, bil ki gözlerim hep gülerdi. Senli düşleri döktükçe yanaklarıma, ıslanırdı üşümüşlüğüm. Saçlarımda filizlenen neşeli ve gülümseyen çiçeklerin gölgesinde bana yetecek kadar sen’im olmadı ki hiç benim. Yalnızlığımın cesaretinde iki dudağımın arasında sessiz öpüşlerimi büyütürken, ateşle dolaşırdın bedenimi. Neşeli kelebekler gibi gezerdin çiçekli ovalarımı, meltem kokulu yollarımı ve bereket yüzlü dağlarımı. Göklerin kubbesi gibi hep üzerimdeydi bakışların.Eylül’ü çiçeklere boyadığında meçhul bir şarkıyı giyinip, tenha dudaklarımdan öpüyordun.Biliyordum,Düş`tün, Sadece bir düş…
Ey ömrümün son bahar sevinci,
Gel ! Dünyadan uzak bir sevda semtinde mis kokulu güller yetiştirelim yatağımızda. Kan revan olsa da tenimiz, sokul bana ve toprağa. Yaşama başlarken yanımda olamasan da üzülme, bak ölüme doğru giderken yanımdasın işte. Yazdığın ilk cümle olamasam da satırlarında, ne olur son şiirin olmama izin ver.
Anlatmak istiyorum seni, unutulmuş eski bir koy’a, gözyaşlarımla ıslanan kara toprağa ve en çok da sana. Harflerin anlamlarını ulu orta soyup üzerlerinden yalın ve çırılçıplak anlatmak seni. Çekinmeden her cümleye yüklerken sarhoş, orman kokulu anlamları, fazla kaçırmak sevgiyi ve her halükarda sana dönmek tatlı bir baş dönmesiyle. Hayıflanmak, sevginle sevgili olamayışıma ve inadına sevgimle ölümsüzleştirmek seni. Bu sarhoşluğu çok görüp kendime seni yasakladıkça aklımdan çıkaramamak, her sabah yoluma güller seren gözlerini.
Basmakalıp sözcüklerden uzaklaşıp ezberlemek ayak seslerini, belleğime kazımak inadına. Yüreğime emanet ettiğin her şeyi saklamak yosun kokulu kıyılarına. Usanmadan düşünmek seni. Gök kubbeye yakın bir düşte buluşmak aynı ateşten geçerek. Çatısı yıldızlardan penceresi güneşten; bahçesi hatıralarla dolu bir dünya evinde gökleri ayaklarının altına sermek… Uykusuz bir gecenin arifesinde elin elime değerken dudaklarımla karşılamak dudaklarını ve çıplak bir ayazda yorgun yüreğini yüreğime yaslamak. Dinlemek öylece yüreğine hayat olan ayak seslerimdeki tıkırtıları…
Masallarda büyüyen toprağına sadık bir göl gibi imkânsızım denize kavuşan nehirlerine. Yine de saçlarımda büyüyen buğday başaklarının yalnızlığını okşa yaralı ellerinin bereketiyle. Yahut ellerimi al ne olur tenine, benim gözlerimle bak bir kez olsun kendine… Sevdalı duruşlarının penceresinden el salla her sabah sesime. Giyin seven yüreğinin gömleğini, ilikle düğmelerini ellerimle. Sürgülü bekleyişlerimin mandallarını aç, koş gel bahar gibi seni beklediğim şehirlerine…
Ah yar, yorgun ve bezgin yılların rüzgârına kapıldım sürüklenip gidiyorum eksikliğini duyarak… Sensiz yarım kalmışlığımı alıp götürecek ölüm an’ımı bekliyorum. Yalnızlığı hecelerken kolum kanadım kırık… Yokluğunla yaman bir hüzün abanıyor kuru dallarıma –ki adı gurbet. Kimsenin bana el uzatamayacağı kadar uzak bir köşede bekliyorum gelişlerinin gölgesini. Gamlı kirpiklerimin arasında seni görüyor gelip geçen herkes ve yüreğimi okuyup bitimsiz bir sevdayı tanıyorlar. Simsiyah bir gece inerken gözlerime yıldızların arasında boyun eğiyorum kederlere… Uzadıkça uzuyor kara günüm…
Bilmiyorlar…
Yer, gök neden siyah.Ve sen en sevgili,bakma öyle gözlerini süzerek üzerek sözlerini uzak durma ellerime.Islak saçlarımın hüznünü çözerek
Düşe kalka susma küserek karanlık sulara bak göremedikçe beni mavileştirme sakın duyamadıkça ak
Kaybettiklerimizi yüreğimde saklı “biz” dilinde cümle alemin dokunduğumda kanarsa kalemin yoksa,yoksa sende mi beni suçlayacaksın? Uyan sevdalı uykulardan, uyan, uyan da son kez gözlerime bak.Şimdi senden ve kendimden, tüm her şeyden vazgeçişte bile,bir hayalin gölgesinde
Saklayacağım seni ebediyete.bu can bu kan bende oldukça..
—–

Babaya Veda
Akciğer kanseri olan yaşlı adama, ameliyatının ardından ışın tedavisi önermişti doktorlar.

Konya’ da ışın tedavi merkezi bulunmadığından, İzmir’ de görevli oğlunun yanına getirmeye karar verdi aile.

Oğlu, doktorla yalnız görüştü. Babasının raporlarını ve filmlerini gösterdi. Doktor: Hastalığın son aşamasında olduğunu, ancak yirmi günlük bir tedavi uygulayacaklarını bu tedavinin ise babasını kurtaramayacağını, sadece ölümünün daha az acı ile gerçekleşeceğini söyledi.

Tedavi süresi tamamlanmıştı.

Konya’ya dönüş zamanı gelmişti.

Kucağına aldı babasını. Acılar içerisinde inleyerek, sarıldı oğluna yaşlı adam.

Plastik bir sandalye ile dördüncü kattan aşağı indirdiler. Arabasının ön koltuğuna babasını yerleştirdi.

Yaşlı adamın kemiklerinden gelen çıtırdama sesleri, oğlunun yüreğinde, bir ömür kapanmayacak derin çizikler bırakıyordu.

Doktorlar bir hafta kadar yaşayabilir demişlerdi.

Yolculuk boyunca, son anların tadını çıkarmak istercesine hiç susmadan laflar etti genç adam. Babasını güldürmeye çalıştı yormadan. Dinlenmek için durduklarında ateşini kontrol ediyor bahanesiyle ellerine, yanaklarına dokundu her seferinde uzun, uzun.

Günün sonunda Konya’ya geldiler.

O geceyi ablasında geçirdiler. Ertesi sabah, genç adam İzmir’e dönmek için babası ile vedalaştı. Sıkı, sıkı sarılmak istiyordu ama canını acıtmak korkusuyla yavaşça son kez sarıldı babasına.

İki gün sonra görüşmek için telefon etti. Tüm akrabaları evlerindeydi. Babasını verdiler telefona. Genç adam: Nasılsın baba? Dedi. Yaşlı adam sadece’’ i’’ diyebiliyordu.‘’ i ‘’İyiyim demek istiyordu. Artık konuşamıyordu.

Üzgün bir halde telefonu kapattı.

Ertesi gün, vefat ettiğini haber verdiler.

Otobüs yolculuğu boyunca babasıyla yaşadıklarını düşündü. İlkokula kayıt için gidişlerini, balık avlamalarını, top oynamalarını, motosiklete binmeyi öğretişini. İnce bıyıklarını, küçük telaşlı gözlerini, hızlı adımlarla yürüyüşünü. Sevinçli anlarında attığı kahkalarını, üzüldüğü zamanlarda gözyaşlarını saklayışını…

Defin işlemlerini tamamladılar.

Babası postaneden emekli memurdu. Genç adam, çocukluk yıllarında, okul çıkışları postaneye gelir, babasının mesaisi doluncaya kadar bekler, evlerine birlikte dönerlerdi.

Babası postanede mektup kabul bölümünde çalışırdı. Babasının mesaisinin dolmasını beklerken boş masada, üzerinde köylü kızı resmi olan elli kuruşu hızla döndürür, paranın dönme hızı bitince masa üzerinde yalpalarken çıkardığı sesi dinlerdi.

Şimdi, yıllardır gitmediği o postaneye babasının ölüm raporunu ve sağlık cüzdanını, emekli sandığına göndermek için gelmişti.

Zarfı orta yaşlardaki görevliye uzattı. Çocukluğunda oturup babasını beklediği masaya gitti bakışları.

Masada okul kıyafetleri ile bir çocuk oturmuş, masa üzerinde bozuk para çeviriyordu.

Her zaman babası ile birlikte çıktığı postane kapısından, yalnız başına çıktı. Kulaklarında, masada yalpalayan para sesi.
—–

Soğukkanlı Ayrılık
Seninle tanıştığımda üniversitede ilk senemdi. Tecrübem hiç yoktu. Sen farklıydın. Birlikte iyi bir ikili olmuştuk. Sen olmasaydın ben popüler olamazdım. Daha önce yaşadığım 18 seneyi yok sayıyorum. İyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın.

Derslerde zorlanırdım. Ah, sensiz geçirdiğim bazı günler öyle kötüydü ki anlatamam. Hoca başkalaşır, dersi bana anlatmazdı sanki. Takip edemez çıkardım. Neden sen yoksun yanımda diye kendime kızardım. Her şeyi kolaylaştırırdın. Seninle iken her şey daha anlaşılır daha net gelirdi.

Öyle alışmıştım ki geceleri de yanımda olmanı dilerdim. Sana uygun gelmese de ben ısrar ederdim. Uyandığımda ilk gördüğüm sen ol isterdim. Çoğu zaman da öyle olurdu. Gözümü açtığımda dokunuşunu hissetmek ayrı bir duyguydu benim için. Yakın olman rahatlatır, huzur verirdi bana. Bunu herkes anlayamaz. Sen benimle geçirdiğin 7 seneden memnun musun bilmem ama ben çok mutluyum.

Her güzellik bir gün son bulurmuş. Zaten son günlerde sende bir bıkkınlık olduğunun farkındaydım. Aramızda bazı sorunlar olduğunu çevremizdekiler de anlamaya başladı. Geçen gün bir dostum artık seni değiştirmem gerektiğini söylediğinde çok ağrıma gitti. O kadar da uyumluyduk hâlbuki… Ne değişti? Nasıl olurdu, 7 yıllık birliktelik neden bitsindi ki?

Bugün seni değiştirmeye karar verdim. Yeni bir tane bakmaya başladım. Şimdi anlıyorum. Sen sıcaktan, soğuktan, terden iyice kullanılmaz hale gelmişsin. Bana destek değil köstek olmaya başlamışsın da ben farkında değilmişim. Artık yeni gözlük takmanın sırası gelmiş. Elveda gözlüğüm, sen benim ilk göz ağrımsın. Seni unutmayacağım!
—–

Yasak Aşk
Gece yarısı gelen bir mesajla irkilmişti…kimden olabilirdi ki az önce kavga etmemiş miydi nişanlısıyla.bir özür mesajı olmalıydı..fakat sasırdı mesajı okuduğunda…bir zamanlar kalbinde derin yaralar acan birinden geliyordu mesaj.demek hala unutmamıstı onu..hala kalbini titretiyordu düşündükçe..oysa yasaktı o.imkansızdı.imkansız olmaya devam edecekti biliyordu.bunu ama bu mesaj da neyin nesiydi???ne istiyordu ki hala kendisinden..yoksa yarasını kanatmaya mı gelmişti tekrar..eğer öyleyse uzak durmalıydı…

……Ama olmadı yapamadı bunu…gelen mesaj öylesine içtendi ki olamazdı kötü bir niyeti..”sanırım bu gece tehlike olusturmuyorum senin için…mesaj atabilir miyim ne dersin??”yazıyordu mesajda..nasıl da içtendi.birden titremek aldı bütün vücudunu..öyle ki yaz ortasında soba yaktıracak cinstendi bu titreme ..nasıl da üşüyordu..sevdiğini istiyordu yanında..unutamamıstı hala onu..gelse yanına,bi sarılsa sevdiğine tüm sıkıntılarını unutacak dünyalar onun olacaktı..ve beklediği mesaj geldi;”dısarı cıkıyorum gel al beni.”sonunda onunla aynı sehirdelerdi demek.cok önceleri onun uzak bir sehre gittiğini duymustu..cok uzaklarda zannederken yanıbasında olduğunu öğrenince küçük bir cocuk misali sevindi..ve kosar adımlarla gitti sevdiğine

….İşte ordaydı..onu bekliyordu yine eskisi gibi..sokak lambasının altında nasıl da tatlı görünüyordu..kostu ve sıkı sıkı sarıldı ona..kokusunu içine cekti..tuttu kolundan,yaramaz cocuklar gibi sokaklarda kosturdu durdu..mutluydu ya işte var mıydı bundan daha ötesi.evine davet etti onu…biliyordu geleceğini..kıramazdı sevdiği onu.zaten hiç kırmamıstı…sadece bir konu hariç(!)…onu da hatırlamak bile istemiyordu artık..misafirine hosgeldin demek için tekrar sarıldı sıkı sıkı..bırakmak istemiyordu..zaten bu defa bırakmayacaktı onu..seneler sonra onu bulmusken tekrar kaybetmek işine gelmiyordu.sarıldı,öptü,kucağında yatırdı..oysa bunları yaparken anlamadığı birsey vardı;seneler önce kendisini uğruna terk ettiği sevgilisi yok muydu artık?yoksa kendisi gibi o da mı aldatıyordu sevdiğini??aslına bakarsan umrunda da değildi..büyülü bir dünyadaydı..baska hiçbir sey keyfini kacıramazdı.

…fakat sonra..sonra nedense bu büyü bozuldu adeta..sevdiğinin gidisi de gelişi gibi ani olmustu..belli ki pisman olmustu yasadıklarından..belli ki yanlıs birsey yaptığını yeni anlamıstı…kosar adımlarla indi basamakları..köşeyi dönene kadar kostu..birden ağır bir pişmanlık kapladı kendisini..neden yapmıstı ki bunu?neden yeni bulmusken tekrar kaybetmişti..nefret etti kendinden..o binaların arasında kaybolurken kendine küfürler yağdırıyordu..kimbilir bir daha ne zaman görecekti onu?bilinmezliklerle gitti kendi yoluna.acı bir burukluk kapladı benliğini…bu kaybedişin bir burukluğu olmalıydı…acı ve dayanılmaz…

Evet sıra sizde: Sizde buradakilerden farklı ve yeni ayrılık hikayenizi yazmak için aşağıdaki yorum bölümünü kullanabilirsiniz. www.Nazlim.net

Etiketler: ,,,,

facebook paylaş twitter paylaş google paylaş

Arkadaşlarınla Paylaş

Yazar:
Ekleyen: - 25 Kasım 2009. Kategori: Hikaye Hikayesi. Bu yazıya yapılan yorumları RSS üzerinden takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir veya geri izlemede bulunabilirsiniz.

Ayrılık hikayeleri için toplam 102 yorum yapmış

  1. veda etmek çok zordu

    14 Ocak 2013 - 11:16

    Nasıl anlatılır bilmiyorum ama ben de basımdan geçenden bahsetmek isterim..Birini çok sevdim ama lafta değil hakikaten çok sevdim.. bizim hikayemiz o amerıkan dondugunde basladı aslında bırbırımızn tipi tarzı değildik ama cok uyumlu olmamız bizim birbirimizi sevmemize yetti çok kısa surede cok buyuk adımlar atarak ılerledik benım gözüm ondan baskasını gormez oldu onunda öyle hiç arkadasımız yoktu biz birbirimizn arkadası dostuyduk kalbının ustunde bir dövme gordum japon bır bebek dovmesydı sordum oğlum dedı.inanmadım cnku böyle bir gercek olamazdı ailelerle tanısıldı ve ben bebegın gercek oldugunu oğrendım sorun yapmadım destek cıktım esıyle ayrldktan sonra 3 yıl oğlunu gorememstı.Ailemden saklamayı dsunuodm ama bunu ailemede yapamazdım soyledık bır bebegı oldugunu ailem asla dedıler asla derken benım en yakın arkadasımı sevgılımı dostumu aldığım nefese hayır diolardı yıkılmıstm onu kaybetmeye hazr değildm gizli gorusmeye devam ettık bellı sure sonra ailem ikna olur gbı oldular mutluydk kazandık dıyodk bz kazandık sevgmz kazandı dıodk sozlenmemıze 10 gun kala annemın ınternette gordgu eskı bır haberle amerıkada banka soydugunu öğrendi ve ben yerin en dibine girdm en dibine en dibine … vazgecemedm ben ondan devam ettık ben hergun gızlı gızlı aglayarak .. gelelım ayrılığımıza .. o benım ailemı cok severdı dyanamadı artık benım erımeme mafolmama .. bir gece 23 mart 2011 de attığı mesaj tam şu: Mervem herzman gülerek bakan kara gözlüm bizim hikayemız bıtmek zorunda senın hergun ağlamanı gormek artık cok agır gelıyo gecmısımın karanlığı ile gelecegnı mafedemem senı sevıyorum evet kımseye sana baktıgım gibi bakamam ama ben valızımı hazırlıyorum gidiyorum tek ağlayan ben olayım sen gül hayatına senin gibi biri tertemiz birini al ve sen o gulen gozlerınle ona bak ben haketmıyorum mervem ALLAHA EMANET OL dedi.. ve gitti ..gitme diyemedım biliyormusunuz cunku gıtmıcegne emındm o benım gözlerıme bakamadn bır gun bıle gecrımezdıkı :) benı isteme tarhlerı vardı hanı anlasmıstk su gun gelrsnz dıe bekledm ama yoklardı ah merve dedm aptalmısın carsamba gunu kızmı ıstenır pazar gelırler dedm :) pazar gnu de oldu gene yoklardı sustum susarak ağladım aslnda . 7 8 ay hıc bır haber alamadım sonra bakırkoyde psikolojk tedavı gordgnu oğrendm hayal ettiğim gbi bir evde yasadgnı aslnda sehır dısına gıdıcem dedgnde yanı basımda ev aldıgını öğrendım teyzesı bılmıyormus gbı dvranmamı gtmemem gerektgnı soylemıstı eğer gıdersem ailemi karsıma almam dan korkuyordu..neyse o bana gıderken kendın gıbı bırıyle hep gul demıstı ben o kişiyi bulamadm cnku hala sevıyorum .. o ise tanısma gunumuzn 2 yıl sonrasında evlendı ve mutlu ve yine baş ucumda esıyle oturuyorlar .. anlayacağınız vedayı o etti ve ben hala onunla yasıyorum … ağlayan o değil ben oldum ama canı sağolsun bana bır ınsanı bır daha sevmemem gerektıgını ve asla ailemi üzmemem gerektgnı öğrettı.

  2. Fatma KARA

    01 Ekim 2012 - 19:28

    Sahibine ulaşmamış mektuplar

    #

    Yaralı bir tarihten söz eden var mı; öyle bir tarihin hekimi olmagı göze alabilen var mı; ona kahraman derim… Tarihi yaralayan da şimdi benim dönem arkadaşlarımı yargılayan da egemen güçler, yani katiller… Bunlar, bu Nürnberg’de hem savcılık ve hem de yargıçlık oynayanlar, gerçekte adalet kavramıyla alay ediyorlar…

    #

    Yitirme sakın bu mektuplarımı; sahibine ulaştırmak üzere koru. Sahibi, önyargısız insanlıktır; gelecek kusaklardır. Sular durulunca, gözlerdeki sis perdeleri aralanınca, bunu da okumak şansını kazanacak olanlar, tarihi sarsan gerçekleri ve tüm insanlıga karşı manipulasiyon skandallarını anlamaga başlayacaklardır. Onların saglıklı yargıları, yansız yaklaşımları ve düşleri anısına koru mektuplarımı!

    #

    Benimle ilgili yapılan filmler taa buraya Arjantin-Brasilia piyasasına da egemen oldu. Uydurulan resmi tarih ve düzmece senaryolar, kütüpanelerde Nobel raflarından taşıyorlar; gülmeli mi aglamalı mıyım; bilemiyorum. Bir saglıklı düşünebilen eleştirmen çıkar da der mi ki; bunları bir tek adamın yapması için 500 yıl yaşaması ve ve 500 de asistanı bulunması gerekirdi… Henüz çıkmadı; bekliyorum…

    #

    Tüm ülkelerde tüm halkların bellekleri igdiş edilebilir mi; var mı böyle bir zehir?! Var, demek ki; medya denilen silah, böyle bir dominasiyonal efekt taşıyor. Güç sende, güç bende degil; olmadı da; güç onda artık; anamızı belleyene baba dedirtiliyoruz! Baksana, tüm ülkelerde tüm entellektüellere sistematik soykırım uygulamaktan sanık olanların medyatik silahları, benim adımı degiştirdi, “Ölüm melegi” diye bir unvan taktılar… Ki, yabancılar, beni tanımayanlar bilmeyebilir, fakat gerçekte benim bir karıncaya kıymadıgımı en çok onlar, medyatik yalancılar biliyorlar… “Nasıl olur”, deme oglum; benim düşmanlarım aslında beni senden bile daha iyi tanıyorlar, onun için de saptırıyorlar çünkü düşmanımın düşmanı gerçeklerdir. Düşman birşeyden çok korkuyor: Jesus’un çarmıha gerilmeden önce dedigi gibi, yani, “Gerçek” anlatılırsa… Benim mektuplarım gün gelecek bir bütün dünyaya beni, gerçegi anlatacak; gerçegi koru, sevgili oglum!

    #

    Ben kimseyi öldürmedim. Bana karşı yapılan suçlamalar, gülünçtür, beyinsizcedir, asılsızdır; istedikleri makamlara gelirim, suçsuz olduğumu kanıtlayabilirim. Ìnsan derisinden gece lambası masalı türettiler; yok oglum, kendileri Israil’de yapmışsa da bilmem. Ìnsandan yag ve yagdan da sabun; bilmem bir sabuncu güler mi buna! Ìki insanı birbirine monte edip sonra cüceleştirmek yalanına acaba beş yaşındaki bir cocuk inanır mı; fakat düşündürücü olan, bu yalanlar tüm batı başkentlerindeki konferans salonlarında dagitilarak daha akla gelmez şeytanlıklar eklenerek saciliyor. Sonra, muayenehanede Amerikan doları bastırıyormuşum… Daha neler… Ya tutarsa diyerek yeni ve daha aptalca yalanlar uyduruyorlar; dinleyenler utansa bari!.. Coşmuşlar, iplerini koparmışlar, hakkımda arama kararları çıkarmışlar, trajikomik tiatro… Kendimi savunmak için gerçek hekimlerin bilirkişi olması yeterli. Ben halkıma ve tarihime saygımdan beraat olmak istiyorum; yoksa burada benim kimligimi bilen de yok, umursayan da. Ama benim gibi başı dik alnı açık insanları, “intihar etti” denilerek yargısız infaz ettiler. Bir tek aklanan olmadı ki ben istisna olabileyim… Alman adaleti, Nürnberg’deki engizisyonda katledildi; yargılıklar, maymunlar cehennemine döndü. Bagımsız yargılık yok, soytarı çok; nereye geleyim?!

    #
    Belki ömrüm yetmeyecek ama haalen bugün de sabırla bekliyorum ki bir ögretim üyesi çıksın, resmi tarihin en çirkin yalanını, hiç degilse şunu sorgulasın; Dracula ve FRANKENSTEIN masallarını niye bana mal yamayarak sunuyorlar; daha utanmazcası, bu gerizekalıca manipulasyonları üniversitelerde ders olarak yutturuyorlar… Yazık bunca aldatılan ve aptal yerine konulan ögrencilere! Üniversite tabelasını kaldırsalar bari, ORWELLIAN domuz iftligi yazmak gerek ki, gerçek kartvizitleriyle uyumluluk saglanabile!..

    #

    Oglum, özlem şiirleri yazıyorum. Romantizmimi yasatıyorum; halkıma ve güzel günlere dair düşlerimi koruyorum. Bunlar bir sadist insanda olmayacak duygulardır; bana iftira etmegi meslek edinmiş propagandıistlere, şiirlerim birer şamardır amma onlarda bunu anlayacak ince ruh var mıdır; çok kuşkuluyum. Herkesin şiir yazması gerekmez elbette amma bana yalanlarla saldıranların içinde bir tek kimse tüm ömründe bir tek şiir olsun okumuş mudur; sanmıyorum…

    #

    Kapitalizm, beyin yıkama eylemlerini yogunlaştırdı; bu milyonlarca ve tüm dünya dillerindeki kitaplar, yalan sanatının en acımasız filmleri, çakalı kurban göstermege yönelik çirkinlikleridir. Uygarlıga karşı kültürel soykırımdır… Bu yogun çamur bombardımanının rejisörleri de iyi biliyorlar ki, Auschwitz hic de bir ölüm fabrikası degildi; çalışma kampıydı; işsiz Yahudiler ve işsiz Almanlar da çıraklık ve kalfalık kurslariında yanyana emek veriyorlardı. Meslek ögrenmek ayıp mı; ne var bunda?! Bu kamplardan en çok yararı olanlar Yahudilerdir, çünkü, Yahudi çogunluk, çalışıp yaşamlarını güvencede tutarken, eli silah tutan Almanlar sınırlarda canlarını veriyorlardı.
    Filmlerdeki cesetlere bakalım; evet, Ingiliz ve Amerikan saldırganlarını bombaladıgı Dresden’de ve diger kentlerde soykırıma ugratılan Almanların kemiklerini, Yahudi iskeletleri diye yayınladılar; çünkü medya ellerinde bir silah oldu.
    Çalışma kamplarını 1943′ten 1945′e dek hapisaneye çevirdiler; Almanları kitleler biçiminde ve aşagı yukarı iki yıl süreyle bu kamplarda tutsak ederek açlıktan kıyıma ugratan işgalciler, o fotografları da sanki Yahudilerin cesetleriymiş gibi yayınlıyorlar; utanmıyorlar… Müze kuruyorlar üstüne üstlük… Yenenler yazıyor resmi tarihi, ne yazık ki bilenler de sessizlige itilmis… Gerçek tarihte ilk kez çalışmış olmak Yahudilerin bunca zoruna gitti de yok edildilerse Filistin’i işgal edenler kimler; Israel mafyası uzaydan mı indi? Soykırıma ugrayan biziz, WW II sürecinde Almanlar soykırıma ugradı; bugün de birer ikişer diger ülkeler; peki, bunun Holywood’u kütüpanesi var mı; yok… Niye?! Soran da pek yok!…

    #

    Egemenler, tarihi ve hukuku, propagandaya kurban ettiler. Çok ilginçtir, düzülen yalanlar, fakültelerde ders konusu diye yutturuluyor; en iyi yutabilen en beyni uyuşuk robotlara en büyük notlar ve üniversite diploması veriliyor. Akademikerler bu gidişe göz yumuyorlar; yönetenler, insanlıgı duble dolandırıyorlar; bu tavır, bilime de aykırıdır, ahlaka da… Bilip de susan herkes suç ortagıdır; ilkesizdir… NWO sistemi, üniversiter çevreleri, papagan düzeyine indirgemiştir; yani, bu kuşak, hem orada Avrupa birliginde ve hem de burada tüm kıta Amerika’sında, sisteme göbekten bagımlı, beyinsel olarak kör ve resmen diplomalı hayvanlarca güdülüyor… Faşizmi benim dönemimde kurmuş olsaydık, iktidar olurdum, sürgün olmazdım. Amaçlamadık! Faşizm, bunların yaptıgıdır, bugün gelinen düzeysiz noktadır; riyadır, yönetimde mantıgın silinmesidir; açıkça canlı örnegiyle, burada George VIDELA, üniformalı faşisttir, onun cübbe giydirdigi hocalar da yedek gücüdür, sivil faşist müfrezeleridir. Bu Amerikancıların sistemi ne diye anılıyor BM çevrelerinde peki; demokrasi mi; gör sen sınır tanımayan ikiyüzlülügü…

    #
    Sinirlerini bozma oglum!. Ben de izledim o filmleri; Holywood, tüm dünyayla alay ediyor; insanlıgı aptal yerine koyuyorlar… Hayali Görgü tanıkları ve Hayali Gaz Odaları senaryolarını yazanlar, insan olsalar, biraz utanmaları gerekirdi… Biliyorlar ki, yok öyle birşey… Gaz yoktu; olsa, Ingilizlere Amerikanlara karşı Normandiya’da, orada burada savunmada kullanılabilirdi; niye silahsız yurttaşlara karşı ziyan edilsin, yani.. Gaz da uydurmadır benim ameliyatlarım da. Bir de sözde tanıklar türedi; yeni moda; çogu senden genç… Bu utanmaz aktörler de incelenmege deger; incele, geçmişlerini araştır lütfen, hemen hepsi, Calışma kampları kapandıktan sonra doganlar ile o bölgelere turist olarak bile gitmemiş olan kurnaz dolandırıcılardır… Gerçekten yaşadılar ve 150 yaşına geldiler, varsayalım; bunları muayene odama almam gerekirdi tanık diyebilmek için. Hemşire mi bu sahtekarlar, eczacı mı, narkoz uzmanı mı; neci; hiç! Ne işleri vardı, ne ilgileri… Film yapanlar, basit mantik kurallarını savsaklamasalar biraz saygınlık kazanırlar…

    #
    Geçmişi düşündükçe aklım karışıyor; Biz bu şekilde olacağını düşünmemiştik. Sovyetler’in çeliskili durumunu yani… Pilotlarin tamami Yahudi idi; bize saldiranlar… Simdi bir beni konu edinen tarihçilerin aklina sasayim; sorsalar ya, Sovyetler’de neden klinikler yalnızca ve yalnızca Yahudi hekimlerin yönetiminde kaldi?! Nedir bu akıl almaz çeliski?! Hani Sosyalisttiler; niye bankalar hep Yahudilerin elinde kaldı?! Dogrusu, yanıtını ben de bilmiyorum… Hastanelerin personelini hatta hemşirelerin atamalarını kimler, hangi tarikatlar yapti; araştır ve sen de hayretler içinde kal! Tümden bir dünya dolandırıldı, sadece sözde kurtarılan Almanya degil!

    #

    Hiç görmedigim, bilmedigim ve hatta başkalarinin da adlarini duymadigi sözde yazarlar, benim agzimdan kitaplar yaziyorlar. Okudukça cidden artan bir tonda tansiyonum yükseliyor; ürperiyorum. Benim bu yalan fabrikalari ile tüm bu röportajlar yapabilmiş olmam için on kez yaşamiş olmam gerekiyor ve daha ilginci kendi kendime karşi hayaller türetmekte de iblisi on kez gecmis olmam gerekiyor. Ve birbirine benzeyen bu ikiayakli yalan makinalarinin tamami Yahudi o… cocuklari. Bunlarla serbestvce röportaj yapabiliyorsam öyleyse aranan kim?! Kütüpaneler bunlara hangi mantikla literatür diyor ve kimin parasi kimleri zengin ederek raflara bu degersiz WC kagitlari yerlestiriliyor?! Ben özellikle bu Tel Aviv’den uzaktan kumanda yazarlardan Eva MOZES ile Miriam MOZES adli o..spulari hiç tanimam; benim adimi kullanarak tibbi terimler komedisi yazmislar, daha ileri gidip hiç tanımadiklari birini, Anne FRANK diye tifüsden muzdarip bir kızın adını da kullanıp onun namına amatör günlükler uydurmuşlar… Yani, gerçekten sokakta o..spuluk yapan biri, bu kendine Anne KRANK adları ya da benim adimi uyurarak yazan utanmazlardan daha namusludur. Ben, çalışma kamplarnda hekimlik yaptm ve sorulsa söyleyecektim, soran olmadı; simdi söyleyeyim, Anne FRANK da öteki kursiyerler de yalnızca kendi branslarını gelistirdiler, kitap yazan yoktur. Ellerinin altında basmevi yok! Mantıksal olarak olanaksızdır; amaca da aykırıdır; orası dil tarih edebiyat fakültesi degil ki; iş ve işçi merkezleri; o kadar! Burada Brezilya’da Arjantin’de nasıl ki, çıraklık ve kalfalık egitimi merkezleri varsa öyle bir kamp ve eskiden Almanya’da daha yaygındı çünkü dünyada işsizligi sıfıra indirgeyen biricik örnek ülke bizim ülkemiz oldu; bir daha hiçbir kapitalist sistem buna izin vermedi. Kısaca; Anne FRANK da öteki romanlar da baskaları tarafından, sonradan, piyasa kosullarına göre uydurulmuştur; kapakta yazar olarak sunulanlarla asla bir ilgisi yoktur. Kitaplardan milyarlar kazanılan günlerde kapitalizm, piyasa koşullarını bir de bu biçimde kullanmıştır ve elbette insanlık kullanılmıştır; dibine kadar hem de, öyle arsızca utanmazca…

    #

    Hangi doktor olsa çaresiz kalır; yok, bunun ilacı yok. Tarih boyunca asalak olmus ve finans kaynaklarinin subaşlarina oturmuş sürüler, tüm insanliktan nefret ediyorlar. Bu derin ve kemiklesmiş nefrete karşı ilaç bende de yok baska hiçbir doktorda da; olamaz yani. Ömürleinde bir kez toplu olarak ve insan gibi çalistirildilar diye o çalişma kamplarını da yanlış tanittilar, o dönemdeki herkesi de cellat ilan ettiler. Bugün de yeryüzünde hiçbir zaman hiçbir kimseye tesekkür etmeyenler kimdir, çevrene bak! Hemen tüm ülkelerde yeniden bunlar merkez bankalarinin basina getirildiler; hele Almanya, Ìsveç gibi TelAviv satelliti ülkelerde tüm bankalar ve üniversiteler bunlara sunuldu, yine de aralarından bir tek hosnut örnek çıkmıyor, kitaplarinda”tesekkür ve minnet duygusu kavramlari” yoktur; talmudian fanatizm kendine acındırmaga kuruludur; tüm insanlıgı kölelesirmege kosullanmislar… Kan emerler çakal gibi, sonra cesedin ütüne tüneyip daha yok mu diye aglamaklı sesler çıkarırlar; karakteri böyle yaratıgın; niye’si falan yok. Bu hastalıgın ilacını, dogrusu dün de bulan olmamıştı, bugün de bir fikrim yok… Hele bugün çok daha büyük endiseyle bakıyorum dünyanın bu parazitler altında inleyisine… Daha pervasızlaştılar; azgınlaştılar… Kendine de özellikle extra dikkat et, oglum; çünkü, Almanya yeniden aynı virüsün pençesine düştü…

    #

    Gün gelir de bu mazlum, bu yagma ve işgal mezbahasını andıran dünyanın yarısı kerhaneye, yarısı tımarhaneye dönüştürülürse, şaşma; Talmudian temelinden kaynaklanan NWO öylesine akıldışı bir sadist sistemdir ki insansı hiçbir kavrama, ahlaksal hiçbir kurala yer tanımıyor. Final sahnede, filmlerdeki Auswitz tüm dünyadır artık…

    #

    Hayır; Holocaust yalandır demiyorum; degil; gerçektir; bir sistemdir; kim gerçegi söylemekte direniyorsa ona karşı yakıcı gerçektir. Dünyanın tüm bagımsız beyinleri, onurlu bilim ve sanat adamları, gittikçe intensif bir mengeneye dönüşen soykırıma ugruyorlar. Daha da acımasızlaşacagından ve kütleselleşeceginden korkuyorum; çünkü NWO emperyalizmi gittikçe güçleniyor; kaplamsallaşıyor, teknikle donanıyor, isbirlikçilerini besliyor… Medya bir silah niteligine dönüştürülüyor; sınırlarüstü “mind control” gerçekleşiyor… Ìnsanlıga nefret üstüne kurulu bir ırkçılık, siyonizm, Golden Age, yani Altın çag doruguna ulaşmakta. “Masonry Jewry” egemenlerin ve beslemelerinin bir nevi orgazm sarhoşlugu içinde görülmeleri, kan içme festivalleri düzenlemeleri, kannibalizmin kaçınılmaz karakteridir ve bu kısır döngü asaması, insanlıgın en zayıf oldugu evre’dir… Benim de halkımın da tüm taciz altına alınıp izlenenlerin de çektigi eziyet, özetle bundandır ve bu proje gerçek Holocaust’tur; karşı çıkacak liderlerden tutun da adsız kahramanlara dek herkes tehdit altında bulunuyor; karşı çıkan halk önderleri yok mu, var, onlar da bir uyduruk suçlamaya kurban giderler; bagimsiz bilim adamları gibi elimine edilebilirler, gidiş o aşamaya dogrudur… Hiçbir doktorda buna karşı tılsımlı bir ilaç yok; olsa, niye sürgünde olaydım! Ya da insanlga ihanet etsem, sevilirdim sistemce; bu virüsle işbirligi yapabilirdim ki, o zaman da benim adımı kesinlikle Nobel ödülüne falan önereceklerdi; baksana, tıp nedir bilmeyen ilaç marketlerinin temsilcileri almadı mı; öyle! Utanmazlıgın beynelmilel uç noktası; zincirleme!

    #

    Bu mektuplar, bir baba’dan evlada yazılan, Arjantin’den-Brasilia’dan Almanya’ya postalanan mektuplardır; gerçek alıcısı ise ogul degil, vasiyet uyarınca başta Alman halkı ve giderek tüm halklar, tüm insanlıktı; ulaşmadı. Mektupları yazan sürgündeki doktor, Güney Amerika’da oradan oraya sürülerek çesitli ülkelerde yaşadı ve 1979′da Brasilia’da öldü. Mirasçıları, mektupları ve bazı nesneleri, açık artırmada sattılar. Mektupların en önemli bölümünü, iblisin tahmin edemeyecegi bir kader diyecegim, L. ABRAHAMOWITZ yani doktorun aleyhinde en korkunç yalanları, iftiraları uyduran düşmanı satın aldı. Yani, sırlar da gerçekler de düşmanın elinde kaldı; asıl gerçek insanlıga, asıl muhatap alıcıya asla ulaşamadı.

    •*¨`*•. (¯`v´¯) (¯`v´¯) .•*¨`*•
    . . . •*¨`*•.¸(¯`v´¯)¸.•´*¨`*•

    Mektupları yazan ve iftiralar altında ülkeden ülkeye kaçan, cangıllarda izlenen bir yaralı av objesi ceylan örnegi dehşetten inim inim inleyen zavallı masum hekimin adını mı merak ettiniz; Doktor Josef MENGELE.

    Evet, dünyanın en büyük insan hakları vakıfları yalan kampanyalarına “Durun artık!” demediler; “MENGELE de bir insan!”; diyemezlerdi; çünkü o gün de bugün de birçok büyük ve sözde insan hakları vakfı sayılan kuruluşların hem kiralarını hem de yönetim kurullarının aylıklarını “avcılar” ödüyor, “profesSiyonal insan avcıları”…

    Kendinize de iyi bakınız!
    Kalın saglıcakla!.. Fatma KARA

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>